Home
Pellet-Bang

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Bir Dilek Tut! Söyle, Olsun!

17-27
Nefes bile almadan seviyorum seni!
Karşına çıkacak olan bütün zorluklarla benimkiyle alakası dahi olmayan ama hep hayran olduğum karakterinle öyle güzel başa çıkacaksın ki...
Ben her defasında yine, yeni, yeniden hayran olacağım...
Gücüne, azmine, inadına, bağımsız oluşuna.
Erken doğum günü hediyem!
20lerin uğurlu olsun, mutlu olsun, huzurlu olsun, sağlıklı olsun, güvenilir olsun, sana ait olsun, sana layık olsun!

"Bazen bir şarkı çalar, sen binlerce şey hissedersin."

 

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Vakti Gelen Yazı



Dün gece bir yazı yazıyordum. Yazının ortasına kadar geldim, içimdeki ses "Şimdi değil, daha vakti var." dedi. İçimdeki ses neden böyle yapıyor bazen bilmiyorum ama içimdeki ses çok güvenilir. Sözünden hiç çıkmıyorum ben onun. İçimdeki sesin rengi mavimsi.
*
Geçen haftanın daldan dala yazısında böyle yazmıştım. Yazının vakti bir iki gün sonra malesef ki geldi, fakat ben ananemdeydim. Yazamadım.
*
Minnak minnak görsellerle gideyim böyle. O'nun yazdığı bir entrye binayen mesaj atışımın üzerinden aşağı yukarı 4 ay geçmiş. Bir paragraf yazdığım düşünceme 11 dakika sonra yanıt yazmış. Sonra birbirimize upuzun yazar olmuşuz. Aynı konu üzerinde fikirlerimizi paylaşıp bir çözüm aramışız. Ana başlık insanmış, alt metinde kadın ve erkeği konuşmuşuz.
*
Ben O'na gözlemlediklerimi anlattım hep, tecrübelerimi. O ise kendi düşünceleriyle birlikte pek çok yeni kelime, okunacak yeni makaleler, kitap önerileri serdi önüme. Bazen kelimeler üzerindeki hakimiyeti öyle hayran olunasıydı ki, bu hayranlığımı belirttim.
*
Bazen öyle yazılar bıraktı ki önüme, çıktısını alıp yolda gidip gelirken okudum; kitap okur gibi. Altını çizip, defterime not ettiğim; üstünde uzun uzun düşündüğüm cümleleri oldu. Ve ben hasta oldum. İyi oldum diye mesaj attım, çok sevindi. Okumaları henüz yapamadım, yaptıkça yazacağım dedim. Ama yine hasta oldum. 2 ay böyle geçti. Nokta atışı yaptığı bir olasılık hesabı vardı örneğin bir olasılık hesabı bu kadar mı ince yapılırdı?
*
4 gün daha yazmasam tam iki ay olacakmış deyip sağlık durumumun iyi olduğundan bahsettim. Fakat onun başında bu defa büyük bir dert varmış sağlıkla ilgili. Dayısı hastaymış...
*
İşte ben * arasındaki kısmı yazmıştım.İçimdeki ses vakit var demişti. Çünkü hastalığın hangi noktada olduğunu bilmiyordum, ne şekilde dua etmem gerekiyor bilmiyordum. Buraya yazdığımda "okuyan varsa enerji, dua sağlıkla ilgili hepsi kabulümüz." diye yazdığımda ne için dua ya da enerji isteyeceğimi bilmiyordum.
*
Artık biliyorum.
*
Yeni klavyesine kavuşmasını beklediğim kişi O. Yazsın da biraz daha aydınlanayım heyecanıyla. Yazdıklarını okurken kendimi saksı çiçeği gibi hissettiğim. O kadar makale, o kadar alıntı... Hepsi toprağıma dökülen su gibiydi. Dahası iki insandık işte dayısıyla biz, aynı dünyayı paylaşan. Birbirimizi tanıma şansımız yoktu teoride ama pratikte dayısının bakış açılarından birini benimle paylaşmıştı. "Ananemdeyim, telefondan cevap yazması çok zor." dediğim halde upuzun yazdığım; "Yazıyı bitirip yola çıkıcam 2 gün yokum." diyen.
*
Hayat gerçekten çok garip. Bu yazının vakti geleli 3-4 gün oldu. Saat başı ekşi'deki mesaj kutumu kontrol ediyorum. Mesaj gelmeyen her saat başı bir süreliğine endişe... Kara haberi benim duymam hemen mi olur, zaman mı alır bilemiyorum.
*
Tek dileğim, acı çekmeden olsun. Zaman belirlemek benim haddime değil. Gönül istiyor ki sonsuza kadar kalsın onla dayısı. İkimizde bunun artık olamayacağını biliyoruz.
Kara haber ne zaman gelir, bana ne zaman ulaşır bilemesem de...
Nolur.
Burayı okuyorsan, sen de diler misin acı çekmemesi için. Ferahlığı için...
Nolur.
Bana yeni ufuklar açan O'na ışık olan dayısı için yapar mısın bunu? Benim için?
*
Bin teşekkür!

7 Ağustos 2015 Cuma

Tehlikenin Farkında Olmak

Saat 02:30 suları biri aynı anda hem kapıyı tekmeliyor hem zile basıyor.
"Noooluyoruuuz?!" diye tepki vermem gerekiyor da veremiyorum ben o tepkiyi.
"Minaaaaaaa ben celdim, aç çapıyı!"
*
Yemin ederim ana oğul bir sıkıntı var sizde. Hayır sen birde benim elime doğdun, az da olsa bana benzemen lazım. Benden fazla benim anneme benziyorsun, aynı tripler aynı rest çekebilme kabıliyetleri...
Konuşmayı baya baya geliştirdi, adımı doğru halde söyleyebiliyor olmasına rağmen hale Mina diyor. "Pişt kız!" demeye de alıştırdım. G harfini c olarak, k harfini ise ç olarak seslendirmesi dışında her şey normal.
*
"Hoşgeldin Keriman'ın oğlu!"
"Mina sana çiçeç cetirdim, al!"
Kapının önüne fırlattı gitti çiçeği. Çiçek dediğim de büyük ihtimalle çiş molasında bayırın tekinden koparılıp geldiği her halinden belli olan hardal çiçeği. Saygı duyuyorum ben o çiçeğe. Birincisi miniğimin inadına maruz kaldı, ikincisi -ki bu daha kötüsü- Keriman'a maruz kaldı. Deli şeyine tutulur gibi tutulma huyunu benden almış olabilir. Olabilir yani...
*
Arkadan Keriman elinde poşetlerle koptu geliyor. Miniğim eve girdi bile. Poşetleri aldım kapıyı kapatıp kendi halime dönme niyetindeyim. Görseldeki kedi misali Keriman "Çay var mı?" diye sordu. Keriman'a kızgın olduğumdan falan değil, cidden çay yok o sırada. "I ıh, malesef." dedim sakin sakin.
"Sallama çay da olur."
"Poşetten çay mı olur allasen, demlerim şimdi. Minnağı yatır, gel."
"Tamam bir duş da alayım."
Gel, ne olursan ol gel Keriman.
*
Biz, annemle yaşıyoruz. Ağustos 2015 itibariyle tam 20 senedir aynı apartmandayız. Babam, velet evde olsun olmasın apartman kadınları için bizim daire daima bir nevi "sığınak" oldu. Rahat rahat girip çıkabiliyorlar diledikleri saatte, hatta ben hepsine birer çift anahtar yaptırıp verme niyetindetim. Kapı açmak zahmetli bir şey. Vaziyet böyle olunca hiçbir şeyi garipsemiyorsun evde olup biten.
"Anneeaa, Keriman geldi. Poşetler, bişiler getirdi. Napıyım ben bunları?"
"Derin dondurucuya koy."
"Anne, Keriman geldi."
"Takıldın yine."
"Takılmadım da haber vereydin iyiydi."
"Unuttum."
 *
Keriman, sen ne güzel yoktun. Çayları alıp balkona çıkarken komşu kızı perdeyi kaldırıp baktı. "Gel çay içelim." dedim bir umut. Keriman'ı görüp gözlerini devirdi. Benim öyle bir şansım yok işte.
*
Keriman anlattı, ben dinledim. Keriman anlattı, ben etrafı seyrettim. Keriman anlattı, ben onun yerine nefes aldım.
*
"Nana sen bana kızdın dimi?"
"Yok Keriman, geçti gitti."
"Ee sende ne var ne yok?"
"Aynı, bildiğin gibi."
Keriman senin yokluğundan bu yana aşağı yukarı 45 gün daha azaldı benim hayatımdan. Sana olan kızgınlığımdan daha fazla kızdığım anlarım oldu. Sana kırıldığımdan daha fazla kırıldığım insanlar oldu. Yeni biriyle tanıştım mesela, o gün çok eğlendim onun sayesinde. 2 doğum gününe, 1 düğüne gittim. 1 bayram geçirdim. Eczanede hiç tanımadığım insanları izledim.
"Odamı toplamam lazım Keriman."
"Yarın geleyim toplayalım beraber."
"Yok, tek başıma hallederim. En son zaten Susak bir el atar camını kapısını siler, sonra sen sağ ben selamet."
*
Keriman -bir kere daha- özünde iyi birisin aslında sen. Vefasızlıkların var, o var, bu var tamam da... İyi birisin yani. Bitki çaylarıma el atabilirsin, senden kıymetli değil nasıl olsa...

6 Ağustos 2015 Perşembe

Yeni Metin Belgesi

Dedikodu: isim Başkalarını çekiştirmek ve kınamak üzere yapılan konuşma (TDK) TDK'ya göre birazdan yazacaklarım dedikodu değil, bense karar verebilmiş değilim.
*
Beni kim çizdi Nalan'la şimdiye kadar kaç ders yaptık emin olmaya çalışıyorum, olamıyorum. Kutsal kasemi yerimden kaldırıp defterime bakmam lazım ki malum senin de artık çok iyi bildiğin üzere ben buna üşeniyorum. Üşenmekten ziyade -kendini aklama mode:on- şimdi kalkıcam, çalışma masamdan defterimi alıcam, sayıcam... Sonra kesin başka bir şeye takılıcam, yazı çıkıp gidecek aklımdan.
*
Nalan'a verdiğim ilk 2 ödevi kontrol etmek kabus gibiydi. Ben ona "Al şu takatukaları takatukacıya götür, takatukacıda takatukalattırıp getir." demiştim ve fakat önüme gelen ödev "İki kel kör kirpinin yırtık kürkünü dişi kel kör kirpinin yırtık kürküne eklemişler."idi. İlk ödevde can alıp can verirken bildiğin Cengiz Kurtoğlu'nun Kadehi Şişeyi Kırarım Bugün'deki isyanındaydım. Hatta dur bakayım, gereksiz detay da vereyim... Hafızam beni yanıltmıyorsa uykumun öznesi napıyorsun diye mesaj attıydı da ona bile taşımıştım durumu, buluşmuştuk sonra. Her neyse... İkinci ödev kontrolü denemesi sonunda rotayı "Nalan neden beni anlamıyorsun?" isyanından "Ya acaba ben kıza ne istediğimi düzgün bir şekilde ifade mi edemiyorum?" öz eleştirisine çevirdim. Sonuç: Anneye anlatır gibi anlatıyorum o zamandan beri, eh biraz orta yolu bulabildik gibi...
*
Fakat Nalan'ın derse her gelişi ve haliyle her gidişi benim için başka bir stres, bambaşka bir heyecan... Olay ödevler değil; çözer gibi yaptık işte onu, bahsettim. Olay abisinin ilk başta söylediği cümle. Neydi o cümle? "Ders saatlerini muhakkak ama muhakkak bize de söyle." Çocuk -gerçi yaş itibariyle adam yani- bana bunu söylediğinde ben nasıl oldu da "Neden sebep?" diye sormadım hala buna takılıyor kafam... Aklımın ipleri nasıl salındıysa artık.
*
E durum böyle olunca utanmasam "Nalan evden çıktın mı?", "Nalan eve gittin mi?" diye arayıp soracağım. Olayı daha da abartıp abisine mesaj atıp saatleri teyit edeceğim. Ya Nalan neden geriyorsun canım sen beni bu kadar? Öte yandan beni geren Nalan'da değil tek başına. Familyası. Ben o kızdan sadece yanımda olduğu süre boyunca sorumluyum. Kaç dakika ders yapacağım belli, kaç dakika ara vereceğim belli. Hadi laklak yaptık diyelim, söz verdiğim ders dakikasını doldurana kadar dersi uzatacaksam bunun zaten aileye haberini veriyorum. Lakin sen bana ek bir sorumluluk daha yüklüyorsun ki ben bundan hiç memnun değilim. Bak şu an yazarken bile geriliyorum. Asılıyor biri sırtıma sırtıma... (Bkz: 100 sayfası madde #33 ve #37)
*
Önümüzde kağıtlar, kitaplar, "Şu konu gelirse, şunlar hakkında yazabilirsin..." ipuçlarından birinin tam ortasında
- Nalan, erkek arkadaşın var mı?
- Yok Nana Abla.
- Varsa söyle, abine falan söylemeyeceğim.
*
Allah da beni bildiği gibi yapsın... İnsan ırkı olarak bazen gerçekten de garip davranışlarımız var. Bu son cümlenin güven vermesini bekleyebiliyoruz işte. Beklemeyi geçtim direk alnımızda "Ben güvenilirim!" diye ışıklı bir tabelanın yanıp söndüğünü sanıyoruz sanırım.
- Nana Abla gerçekten de yok. Hem ne alaka şimdi?
Kız benden sabırlı çıktı iyi mi? Ben olsam boş gözlerle bakar "Deli mi öptü ablacım hayırdır?" diye içimden geçirir; patavatsızlığım üstümdeyse "Hayırdır birini mi ayarlayacaksın?" cümlesiyle başlayan ve "Konu benim seni ilgilendirmeyen özel hayatım mı acaba?" cümlesiyle biten cevaplar yelpazemden bir şey seçerdim.
*
Anlattım ben de durumu. Abin böyleyken böyle dedi, senin her derse geliş gidişinde ben bu stresi yaşıyorum, evet sana alıştım ve seninle ders yapmayı seviyorum ama bu şekildeki bir strese karşı çok da misafirperver değilim. Sınavını, çalışmaya alıştığın insanın bir anda değişmesini, yeni birine alışmanın yaratacağı sıkıntıları, Prenses'in hatrını önemsemeyip gayet bencil davranarak seninle olan derslerime son verme ihtimalim çok yüksek.
*
Gerçekler acıdır... Ve gerçekten de bencil davranırım böyle bir durumda. Çünkü hayal gücümü paranoyaya rehin bıraktım.
*
Beni kim çizdi kızımız Nalan'ın sevgilisi falan yok. Lise 2'deyken olmuş bir tane, çok da uzun sürmemiş zaten. Ailesinin bu kadar kontrol altında tutmasının sebebi ise Nalan'ın okul çıkışında, ders sonraları arkadaşlarıyla bir gün falan avmde diğer gün fişmanca kafede takılması yüzündenmiş. Çünkü ailesi bu gezip tozmalar yüzünden ders çalışmadığını düşünüyormuş fakat o çalışıyormuş.
*
Hı hı, hı hı diye dinledim öyle, önümdeki kağıdın bir köşesine yıldızlar çiziyordum. Sonra okul varken günde ortalama kaç saat uyuduğunu sordum. 7 dedi sanırım. Arkadaşlarınla bir yere gittiğinde kaç saat uyuyorsun diye sordum cevabı yine aynıydı.
*
Düz mantık bir hesapla, hiç alternatif yolları, diğer olasılıkları hesaba katmadan abisinin neden olayın taa en başında yaptığı ısrarda sonuna kadar haklı olduğu kanaatine vardım.
*
Olay Nalan'ın anlattığı kadar mıdır yoksa değil midir bilemiyorum. Sevgilisi olabilir, ailesi bu yüzden karışıyor olabilir. Nasıl ki benim "Varsa söyle, abine falan söylemeyeceğim." cümlem karşı taraf için aslında bir o kadar güvensizse, Nalan'ın "Yok." demesi de o kadar güvensiz işte... Dönüp abisiyle durumu teyit edecek falan da değilim. Zaaf yüzünden değil, bu teyit işlemini gerçekleştirmeye kalkarsam olaya kendimi biraz daha dahil etmiş olacağım. Zaten bu da istediğim bir şey değil.
*
İstediğim hayal gücümü tefeciden geri almaktı... Aldım. Bu konuşmayı onunla yapmak için 1 aydır büyük bir sabırla o stresi çekiyorum. 18 Ağustosa tarih aldı... Çok kötüyüm, biliyorum. Aksini hiçbir zaman iddia etmedim ki zaten.

NOT: Otomatik portakal.  31072015

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Dönmeyeceğimiz Bir Yer Beğen

Arkana yaslanır mısın?
Veya yaslanma... En rahat ettiğin halde otur. Yayıl yayıla bildiğin kadar, bugün seninle gezmeye gideceğiz.
*
Madem hayal kuruyorum, ikimiz de aynı duraktan binelim metrobüse. Ben -pek tabiiki- cam kenarına oturayım, sen koridor tarafına. Büyük ihtimalle "ters" oturacağız. "Ters" oturulduğunda yolu izlemek daha rahat. Hem otobüs teyzeleri pek rağbet etmiyor "ters" koltuklara. Birkaç durak sonra çantamdan telefonumu ve kulaklığımı çıkartayım. Kulaklıkları paylaşalım. Müzik en kısık sesteyken muhabbet edelim biz. Havadan sudan, dünyayı kurtarsak da olur dert değil. Sen anlatırken ben camdan dışarıyı seyredebilirim, seni dinlemiyorum sanma. Seyrederim ben takılma.
*
Cevizlibağ'da inelim sonra. Üst geçitte işportacılar varsa ben göz ucuyla tezgahlara bakayım tramvaya doğru yürürken. Durağa girmeden bir sigara içeceğim muhakkak. O esnada tramvay gelebilir, acele etme. Ben etmem şahsen. Bozmam rahatımı. Tramvayda yer bulamayabiliriz oturmak için. Bu yüzden müzik dinleyemeyebiliriz. Fakat ben yine seyrederim camdan dışarısını. Askılara tutunamam, boyum çok yetmiyor onları tutmaya ve tutunsam bile dengemi sağlayamıyorum. Tramvayın bir semtin içinden öylece geçip gitmesini çok sevdiğimi söyleyeyim. Çapa dolaylarına geldiğimizde bir kere daha kendi kendime dünyanın en sıcak yeri burası olmalı diye düşüneyim. Sana da söylerim belki, bilmiyorum. Sen yine bir şeyler anlatabilirsin. Ben de anlatabilirim, fakat aynı anda birileri bir şey anlatıyorsa bir yandan da onları dinleyeyim. Sen laf dinlediğimi fark et.
*
Sultanahmet Meydanı'nda inelim sonra. Camii tarafından değil de aksi yönden yukarı doğru yürüyelim. Sıkış tepiş insan kalabalığında yürüyelim. Kaybolmayız korkma, buna inanman zor biliyorum ama inan kaybolmam ben orada. Türk Ocağı'na yaklaştıkça azalır zaten kalabalık. Yol genişliyor. Sonra yine daralacak, sonra yine genişleyecek. Sağdaki dükkanlarda satılan ıvır zıvırlara bakayım yine göz ucuyla. Bir yandan herhangi bir dükkanın önüne dizilmiş metal kutudaki sabunlardan beğeneyim. Yürümeye devam edelim. Medrese'ye kadar.
*
Medrese'den girdiğimizde nereye oturacağız telaşı kaplasın beni. Sigara içilebilen yerleri bir kere daha sevmeyeyim. Bir yer bulup oturalım. Haftasonu gidersek şanslıysak yer buluruz, haftaiçi gidersek şanslıysak dilediğimiz yere otururuz. Kaç nargile söyleyeceğimize karar vermeye çalışalım garson tepemizde beklerken. 1 nargile söyleyeceksek bu defa aromasına karar vermek zorunda kalalım iki arada bir derede. Benim aromam bellidir; gül ve nane. Tek nargile söyleyeceksek seçimi sana bırakırım. Çaylar gelir... Nargile gelir... Köz gelir... Közcünün koyduğu közlerin yerini beğenmezsin, kendin değiştirirsin. O nargile muhakkak yanar. Bu yüzden kişi başı bir nargile iyidir fikrini savunurum hep. Közleri indiririz, biraz soğumasını bekleriz. Ben yine laf dinliyor olurum aynı anda bir şeyden bahsederken. Limonlu soda isterim. Sigara vurmasa saatlerce kalırım orada fakat sigara vurur. Rutin şekilde hesap kavgası yaparız.
*
Geldiğimiz yönden meydana doğru yürümeye başlarız bu defa. Aynı yönden yürümek zorundayız çünkü benim o sabunlarını beğendiğim dükkanı bulmam lazım. Sabun alırım... O kadar sabunu ne yapacağımı merak edeceğin kadar sabun alırım. Senelik temizlik stokladığımı sanırsın. Biri ananeme, biri büyükananeme, bunlar da bana diye açıklarım. Aşağı inerken çok konuşucam hazırlıklı ol şimdiden. Yürüdüğümüz yolun her bir taşında geçen herhangi bir anımı anlatıcam. Karnın acıktıysa, lisede sabah kahvaltılarımı ettiğim yere gideceğiz. Garsona bir kere daha kendimi tanıtıcam. Kendimi bir kere daha lisede hissedeceğim.
*
O kadar kalabalığın içinde kendimi özgür hissedeceğim. Yere topuğumu vursam uçacakmışım gibi... Elinden tutarsam seni de uçuracakmışım gibi. Kahve içmek istersen kahveleri alıp parka oturacağız. Çay içmek istersen biraz beklemen lazım. Önce camiye gireceğiz, avluda serinleyeceğiz biraz. Sonra banklara oturacağız. Ben sana doğru dönüp bağdaş kuracağım.
*
Gülhane Parkı'na doğru yürürken ben "Ya burada bir sokak vardı ama..." diyeceğim. Bir kere daha o caddenin yerini anımsayamayacağım. "Gel bulalım!" dersen dünyanın en mutlu insanı olurum ben, dünyanın en mutlu sokağı çünkü orası. Gel bulalım demezsen de dert değil. Benim için sihrini korumaya devam edecek yine. Parka girmeden karşısındaki büfeden çekirdek ve su alacağız. Parka girince balonlara tüfek atılan satıcının yanından biraz korka korka geçeceğim yine. Haşlanmış mısır kokusu falan gelecek burnumuza. Hayır yemem. Mısırla çok aram yok. Çekirdek var zaten. Yürüyeceğiz. Ben oturulacak bir yeri gözüme kestirene kadar yürüyeceğiz. Ağır ağır... Sen o esnada cennet papağanlarının sesini duymayacaksın, ben de duymayacağım. Ağaçlardaki kuş evlerini de görmeyeceğiz. Birileri illaki fotograf çekiyor olacak, ya biz onları bekleyeceğiz ya onlar bizi. Çimenlere oturmak istemezsen bir banka otururuz. Ama ne olur çimenlere oturabiliyor ol.
*
Yakınımızda bir yerde illaki bir grup olacak. Ama aile ama arkadaş grubu. Bir anlık sessizliğimizde cennet papağanlarının sesini duyacaksın. Hangi kuş olduğunu bilmiyor olacaksın büyük ihtimalle. Ben sana anlatacağım. Şanslıysak mobil büfe geçecek önümüzden veya yakınımızda bir yerde duruyor olacak. Çay alıp geleceğiz yerimize. En huzurlu, en dinlenmiş, en ağırlıksız, en yer çekimsiz hissettiğin anda başını yukarı kaldıracaksın ve görseldekine benzer bir gökyüzüne bakacaksın. Benim aklımdan "Göğe bakalım..." mısrası geçecek.
*
Kalkalım dersen, yolumuz uzun. Parkın en sonuna kadar yürüyeceğiz. O yol boyunca ister istemez beyninin derinliklerinde kalan, nasıl olup da orada kaldığını merak ettiğin şeyleri anlatıyor olacaksın. O yolu yürüyüp bitireceğiz ve nasıl bittiğini anlamayacaksın. Çay bahçesine geleceğiz. Çayımızı söyleyeceğiz. Manzarayı seyredeceğiz. Gündelik hayatımızdan konuşacağız. İllaki bir Marmaray muhabbeti dönecek. Hesap kavgası etmeyeceğiz bu defa, ben ödeyeceğim. Parkın çıkışına/girişine doğru yürüyeceğiz yeniden. Bu defa o yolu fark edeceksin. Ne kadar çok yürüdüğümüze şaşırırken aslında o yolun da bir çırpıda bittiğini fark edeceksin. Yürüken ben oturduğumuz yere bakacağım bir kere daha. Aklımda tutup, hiç unutmamak için.
*
Parktan çıkınca, parkın olduğu taraftan Sirkeci'ye doğru inmeye başlayacağız. Hayır oradan sola dönmeyeceğiz, düz devam edeceğiz buradan. Çünkü bu yol daha sakin. Sağ koldaki dükkanlarda yer alan Türk Kahvesi takımlarıyla dalga geçeceğiz. Ben geçicem en azından. Tamam sola dönebiliriz. O eski binayı göreceğim. "Pireli pansiyon" diye düşüneceğim. Neden öyle düşünüyorum orayı her gördüğümde bilmiyorum. O eski binada yaşamak isterdim ama. Yol bitip de karşıdan karşıya geçmemiz gerektiğinde ben muhakkak ki elini ya da kolunu tutacağım. Orası çok biçimsiz ve ben korkuyorum. Köşedeki kırtasiyeyi göstereceğim, dolmakalemler var orada diye.
*
Tramvaya tekrar bindiğimizde şanslıysak ayakta duracak yer bulacağız. Yakınlarda bir yerde bir koltuk boşa çıkacak. Otur desen de oturmam. Ayakta dururum seninle. Israr etme bak zaten oturdular bile. Tramvayın lambaları yanıyor olacak. Ben lambaları yanan binaları seyredeceğim. Yorulduğumuzu fark edeceğiz. Ama yorgunluk dilimde olacak sadece benim. Günü başa saralım desen, hiç dinlenmeden tekrar aynı rotayı izleyebilirim.
*
Cevizlibağ'da ineceğiz. Üst geçitte yine işportacılara bakacağım göz ucuyla. Sonra metrobüs bekleyeceğiz. Çok bekleyeceğiz... Oturabileceğiz. Müzik olmasa da olur... Mırıl mırıl konuşur, güleriz; kimseyi rahatsız etmeden. Ben laf dinlemeyi bırakmış olurum.
*
İneceğimiz durağa geldiğimizde kocaman sarılırız. Ben hala günü başa sarabilmeyi isteyebilirim. Hiç dinlenmeden yeni baştan yaşamayı. Senin dinlenmen gerekiyorsa... Günü başa sarabilmek gibi bir mucizem varsa, yorgunluğunu da silip atma mucizesi zaten yanında promosyon mucize olarak gelmiştir... Üst geçiti geçerken ben hala günü başa sarabilmeyi isterim. Yol bittiğinde birbirimize döneriz. Gülümserim...
*
"Çok güzel bir gündü ve bugün için teşekkür ederim."


4 Ağustos 2015 Salı

Sarılıyım Mı?

Sana göre saç,
bana göre
"Kaldığımız yerden devam edebiliriz!"
*
Bu yazı her an daldan dala'ya dönebilir. Kefil olamam.
*
Herhangi bir şeyle uğraşırken sağdan soldan dikkatimi dağıtacak zımbırtılar çıkıyor ya... Derin bir nefes alıyorum... Sığ bir şekilde nefesi verirken sesli mi küfretsem yoksa sessiz mi diye karar vermeye çalışıyorum.
*
Ben çok küfür etmem yahu gerçek hayatımda. İçine tüküreyim der geçerim veya küfür böyle dilimin ucuna gelir de "Tövbe est." diye toplarım kendimi. Evet "est." diye kısaltıyorum gerçek hayatımda da. Uykumun Öznesi'nin yanında ediyorum ama. Çok da ayıp hani biliyorum. Duruma göre ediyorum, durumumuz yoksa etmiyorum. Aaaaa başlıycam ama takıldım kaldım küfürde. Ayrıl da gel Nana, hadi benim tombişim.
*
Estağfurullah diye yazılıyor, biliyorum. Ama gerçeği estağfirullah. kalp TDK kalp
*
Kimdi yahu bak anımsamaya çabalıyorum şimdi... Mr. Nobody miydi emin olamadım ama... Siyah beyaz fotograf çekmeme çok kızardı "Ne o öyle cenazeni kaldırırken yakaya takılan fotograf gibi." derdi. Her siyah beyaz fotografta aklıma bu geliyor... Zaten fotograf çektirmekten çok haz etmeyen ben SB filtreye geçince bir anlığına o fotografın cenazemde kullanılacak fotograf olma ihtimalinin çok yüksek olduğu düşünüyorum bir anlığına.
*
4.5 senelik blog hayatı boyunca, yazdığım sürelerde her ayın sonunda şunu dedim kendime:
"Bu ay, haftasonları hariç her gün yazı gireceğim."
Hiçbir zaman da yapamadım ben onu. Haziran 2015 sonunda aynı şeyi kendime bir kere daha söyleyince temmuz ayı ile ilgili kararım her gün yazı girmekti, karar vermiştim. Bayram tatili ve haftasonlarında girmem diye düşünmüştüm. Yani toplamda aşağı yukarı 21-22 yazı olacaktı. Temmuz 25 yazı :D Bayram tatilinde yazmadım fakat bir haftasonunda kuralı bozdum. 1 konuk yazı aldım, 1 tane de eski taslaklardan bir yazıyı gün ışığına çıkarttım. Minik hedefler koymak eğlenceli oluyor. "Finaller bitene kadar tırnaklarımı uzatmayacağım" (Vizelerden hemen sonra) veya "Şu olay gerçekleşene kadar ağlamayacağım." gibi. Ağustostaki yazılar temmuz kadar düzenli gelemeyebilir bu sebepten :)
*
Naber Nana?
İyiyim. An itibariyle çok iyiyim. Ne kadar sürer bilmiyorum. Ağustos bitene kadar devam eder sanırım bu iyi halim. İyi halden cezai indirim almam bile mümkün yani.
*
Dün gece bir yazı yazıyordum. Yazının ortasına kadar geldim, içimdeki ses "Şimdi değil, daha vakti var." dedi. İçimdeki ses neden böyle yapıyor bazen bilmiyorum ama içimdeki ses çok güvenilir. Sözünden hiç çıkmıyorum ben onun. İçimdeki sesin rengi mavimsi.
*
Bu aralar'daki "Hay Hay" var ya hani... Dünyanın en super duper kardeşiyle ikimizin şarkısı. Günün, gecenin herhangi bir zamanında birbirimize yolluyoruz. Halet-i ruhiyemizi tamir ediyor 3 dakika 24 saniyede.
*
Sana göre saç,
bana göre ağustos!

31 Temmuz 2015 Cuma

Boğulmak Mutlaktır Bir Yerinde Zamanın


Anlatacaklarım var! Vaaz vermek değil niyetim, duyduğumu söylemek. Söylemeye değer şeyler duyuyorum zira. Belki hayatı daha yaşanır kılmak için ya da belki sadece ama sadece anlatmak için… Sen anlat! dedi Tanrı bana, anlaşılsın diye değil, hiçbir mükafat beklemeden anlat… Çünkü bir mükafattır anlatıcıya, doğru düzgün anlaşılmak! "Sen anlat!" dedi… Sen sadece anlat! Umudu hatırlatsın diye umutsuzluğu, çareye yol açsın diye çaresizliği anlat… Ders verme dedi kimseye, çünkü hoca denmez öğrenmesini bitirene! Çırakları olan bir çıraktır usta, olsa olsa… Sen anlat dedi bana Tanrı, sen sadece anlat…
Hilmi - Bana Bir Şeyhler Oluyor (2003)

Hadi bugün de böyle olsun ;)

NOT: Videoda sadece üstte yer alan tirad değil, oyun boyunca Hilmi'ye ait olan pek çok önemli tirad derlenip toplanmış. Bence çok da hoş olmuş.